"Bulmak değil imiş bilmek,
Bilmek değil imiş bulmak,
Evliyaya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş. "
(Kaygusuz)

 


Bu mısraların sahibi olan "Kaygusuz", 15. asırda yaşamış ve şathiyyeleri ile meşhur Kaygusuz Abdal değil. Ondan sonra bir Asır dünyadan Geçip gitmiş, Bayramı meşayıhından Vizeli Alaaddin Ali isimli bir zat bu. Öteden beri halk arasında söylenegelen Yunus tarzı ilahileri var. Yukardaki dörtlüğü de onun böyle çok bilinen ve "Maksut cihana gelmekten / Kişi Rabb'in bilmek imiş / Rabb'ini bilmekten murat / Evliyasın bulmak imiş" diye başlayan ilahisinden aldık.
Allah'a Kulluk edelim diye gönderildik bu dünyaya. Kur'an-ı Kerim'inde, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." Buyuruyor Cenab-ı Rabb'ül-Alemin. Ibadet, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki "ibadet etsinler" ibaresini, "tanısınlar, bilsinler" şeklinde anlamayı tercih etmiş. Kaygusuz'un "kişinin dünyaya gelmesinden maksat Rabb'ini bilmesidir" demesi bu tefsirin ifadesi aslında. Öyle ya da böyle, ibadet veya bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor her şeyimizle Mevlâmızın mülkiyetinde Bulunduğumuz şuuru içinde tam Kulluk. Nefsin, Şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ'dan gafil olmamakla, O'nun her yerde hazır ve Nazir olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, "Allah'ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz." Diyorlar.
Ne zaman nihayetleneceğini bilemediğimiz dünya yolculuğumuzda Sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah'ı bilmeye ve sürekli hatırlamaya bağlı. Kolay değil, çünkü bu bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Bunlar varsa, yol bilenlerin kılavuzluğuna da ihtiyaç olmalı. Cenab-ı Hakk'ın lutfu ile vahyin ve sünnet-i seniyyenin Isiginda insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin varisi alimleri, Allah'ın dostlarını bulmak gerekiyor. Böyle kimseler Kur'an'da "evliyaullah", yani "Allah'ın velileri, O'nun dostu, O'na en yakın ve sadık Kullar" olarak niteleniyor.
Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, "Onları GÖRENLER Aziz ve Celil olan Allah'ı hatırlarlar" hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin Allah'ın evliyasını bulmakla Allah'ın Tealâ'yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bari, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle TAHAKKUK edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez Gerçi, ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın bir manası da olmaz. Kaygusuz, onun için meselenin bu tarafına dikkat çekiyor önce; ", bulmak değildir" diyor bilmek. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş Olmanız, velayetin alametlerini Bilmeniz, bir Mürşide bağlanmanın gerekliliğini İkrar etmeniz, gidip o veliyi bulmayınca işe yaramıyor. Bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmiyor; bal demekle Ağız tatlanmıyor çünkü. "Bulmak da bilmek değildir Fakat öte yandan". "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan güzel bir kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.
Hakikaten bilmenin de bulmanın da alameti "gönül vermek" tir. Gönül vermek; Aşkla sevmek, Hesapsız Bağlanmak, tereddütsüz teslim olmaktır. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk eder, mürşidinin iradesine tabi olur. Gönül vermek, Aşkla sevmek hal iledir, lafla olmaz. Delili, mürşidinin rengine boyanmaktır. Aşk meşk de varsa, yani Karşısındaki örneğe benzeme, onun gibi olma çabası da vardır. Bu sebepledir ki Allah, dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle Uyar, istikametini bozmaz. Böyle olmakla birlikte Allah'ı bilmeye imkan tanıyan "gönül verme" ameliyesi, bu iki halin arasındaki, yani gönül vermenin sebebi () neticesi (sevdiğine benzemek ile) arasındaki bir tezkiye yahut tasfiye işlemidir sevmek.
Allah Teâlâ kuru bilgi ile değil "marifet" ile bilinir. Marifet ise dili, kalbi, zihni, nefsi .. Hak'tan başkasıyla meşgul etmemekle, yani hal ile ve Allah'ın veli kullarından tahsille öğrenilir. Daha mühimi marifet Kalpte yahut gönülde olur. Fakat gönlün marifete açılması, arızalarının giderilmesine, temizlenip ilahi tecellilere mahzar olabilecek bir saflık ve berraklığa kavuşmasına bağlıdır. Günahlarla kararmış, Masiva ile daralmış, süflî arzularla kirlenmiş gönüllerde marifet de olmaz, esma ve sıfat tecellisi de. Gönül Allah'ın evidir, insan Allah'ı orada bulur ama "Padişah konmaz soroyo, hane mamur olmadan" denilmiştir.
   Işte kişinin evliyaya gönül vermesi, temizlenmek ve tamir edilmek üzere gönlünü Allah Dostlarına tevdi etmesidir. Gönüller ancak onların elinde yıkanır, arınır, marifetullaha uygun kıvama getirilir. Gönüller ancak Allah dostlarının himmetiyle Beytullah olur.
 




"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"

 

 

 

 

SEÇME HADİSLER VE HZ.LOKMAN'IN VASİYETİ

Muhammed b. Huveytib’ten rivayet edildiğine göre, Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kulun kendisine verilen şeye razı olması, ona verilen en büyük hayırlardan birisidir.”

Meşhur bir hadiste Resûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İslam’a hidayetedilen, kendisine yeterli miktar rızık verilen ve buna rıza gösteren kula müjdeler olsun.”

Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Kim, Allah’ın kendisine takdir ettiği az rızka razıolursa, Allah da onun az ameline razı olur.”

Ehl-i Beyt yoluyla gelen bir hadiste Allah’ın Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah, kulunu sevdiği zaman ona bela verir. Başına gelene sabrettiği zaman onu diğerkulları arasından seçer; rıza gösterdiği zaman özel dostluğuna alır.

**Allah’tan razı olmak, halka merhamet etmek, kalbin temiz olması, müslümanlara nasihattabulunmak ve nefsin cömertliği gibi ahlaklar, sıddıklar içindeki “Ebdal”ın seçkin velilerin makamıdır.

** “İsrailoğulları, Hz. Musa’ya: “Rabbinden öyle bir şey iste ki, onu yaptığımız zaman bizden razıolsun.” dediler. Hz. Musa, Allahu Teala’ya şöyle yakardı: “Allah’ım ne dediklerini biliyorsun.”dedi. Allahu Teala: “Ey Musa! onlara söyle benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.”buyurdu.

Resûlullah’tan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis, bunu desteklemektedir: “Kim Allah katındaki değerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorsa, Allah’ın kendi yanındaki yerine bir baksın. Kul,kalbinde Rabbini ne kadar yüceltiyor ve seviyorsa, Allah da ona o kadar değer verir.”

“Kıyamet günü olduğu zaman Allah, ümmetimden bir topluluğa kanatlar verecek,onlar kabirlerinden bu kanatlarıyla cennete uçacaklar. Orada gezecekler ve istedikleri şekildeeğlenecekler. Melekler kendilerine: Siz hesap gördünüz mü?” diye soracaklar. Onlar, “Hayır,hesabı görmedik.” diyecekler. Melekler: “Sırattan geçtiniz mi?” diye sorduklarında: “Biz sıratıgörmedik.” diyecekler. “Cehennemi gördünüz mü?” diye sorulacak. Onlar “Hayır, biz bir şey görmedik.” diyecekler. Kendilerine: “Peki siz kimin ümmetindensiniz? diye soracaklar. Onlar: “Biz Muhammed’in ümmetindeniz.” diyecekler. Melekler: “Allah için söyleyiniz, siz dünyadanasıl bir amel işlediniz de bu makama yükseldiniz? Diye sorduğunda, onlar: “Bizde önemli iki özellik vardı. Allah rahmeti ve fazlı ile bizi bu dereceye ulaştırdı.” Melekler: Onlar ne idi? diye soracaklar; onlar: “Biz yalnızken bile Allah’a karşı günah işlemekten haya ederdik ve Allah’ın bizim için taksim ettiği az şeylere razı olurduk.” O zaman melekler:“Bu nimetler gerçekten sizin hakkınızdır”diyecekler.

 Lokman (a.s) oğluna yaptığı bir vasiyetinde, rızayı tevhide denk tutarak şöyle demiştir: “Yavrucuğum, sana, seni Allah’a yaklaştıracak ve O’nun gazabından uzaklaştıracak hasletleri tavsiye ediyorum: Birincisi, Allah’a ibadet ederek, O’na hiçbir şeyi ortak koşma.

İkincisi, hoşlandığın ve hoşlanmadığın her şeyde Allah’ın kaderine razı ol. Yine lokman (a.s), başka bir seferinde şöyle vasiyette bulunmuştur: “Kim Allah’a tevekkül eder ve Allah’ın kaderine razı olursa, o kimse imanının hakkını vermiş;el ve ayak ile yapılacak bütün hayırları kazanmış ve işlerini düzeltecek bir ahlakla ahlaklanmış olur.”

 

Ahir zamanda genç olmak
 

Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan. 
 
Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70’lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75’lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlıbaşına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüzbinlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik? 
 
Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe’nin sorunu ‘kepek sorunu’ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola’yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu! 
 
Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi. 
 
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok muydu bu sûrede? 
 
Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı. 
 
Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor. 
 
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını açıkça gösteriyor. 
 
Bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum. 
 
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır. 
 
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir. 
 
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir. 
 
Zafer Dergisi

 




Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'

 

Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.
Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.

Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bu hususta; bazı alimler, “Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir.” derken, alimlerin çoğunluğu ise, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir.” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî her anıldığında hemen salât u selamla Ona senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.

Salât u selam meselesine vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Her an O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünelim. Her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.

Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün rasûlullah “tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri’nin de Mektubât’da belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.”

Gözümüz Seninle aydın Ya Resulallah

Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir. Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” denilince: “Sallallahu aleyke ya Rasûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der. İkinci defa, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya Rasûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der. Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu... ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene... hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike ya Rasûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlullah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.



 
                                        

                           ÖLÜM ANI 

 

Hayatımda hiç yaşamadığım bir olaydı ne olduğunu anlayamıyordum. Üzerimde bir örtü vardı. Ve etrafımda insanlar hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Ne olduğunu hala anlamış değildim. Neden üzerimde örtü vardı ve neler oluyordu. Ellerimi oynatamıyor kımıldayamıyordum. Allah’ım neler oluyordu,
bana neler olmuştu. Ayağa kalkmak istiyordum ama kalkamıyordum.

Anne neredesin, sesini duyuyorum ama seni göremiyorum. Neden ağlıyorsun anne... Yanıma gel üzerimdeki örtüyü al. Ben alamıyorum anne...
Bir ara bir el üzerimdeki örtüyü aldı. Bu babamdı ve gözleri ağlamaktan şişmişti. Neden ağladın baba... Ben neredeyim. Neden konuşamıyorum.
Annemde orda, annem yıkılmıştı sanki. Ağlıyordu hem de hıçkıra hıçkıra. Ağlama anne!

Aman Allah’ım! Eyvah!! Ben ölmüştüm. Evet ben ölmüştüm ve bu etrafımdaki insanlar benim cesedimin üzerinde ağlıyorlardı. Ağlama anne!
Ağlama baba!! Allah’ım! Bana yardım et, bana dayanma gücü ver.

Annem üzerime yattı ve ağlamaya devam etti. Bir yandan da; Oğlum, yavrum neden bizi bıraktın, diyordu.
Anne! Anne! ağlama anne. Ya babam. Heybetli babam, evimizin direği babam. Ağlama baba! ne olursunuz ağlamayın. Kardeşlerim, komşularımız tamamı ağlıyorlardı. Anne seni son bir defa öpmek, koklamak, sarılmak isterdim ama şimdi olmuyor anne. Annem!! Annem!!

Sonra üzerimi tekrar örttüler. Beni bir tabuta koydular. Evimizden son kez çıkıyordum. Hem de dönmemek üzere Anne!! Ne olur beni bırakma Anne!! gitmek istemiyorum ... Annneeeeeeeeeeee

Yağmur yağıyor tabutumun üstüne. damlaları duyuyorum. Beni camiye götürüyorlardı son kez. Hayatta gitmediğim camiye son kez götürülüyordum. Allah’ım götürmeyin. Ne yüzle gideceğim!! Hayatta gitmek istemediğim camiye götürmeyin beni..... Ve imamın er kişi niyetine deyişi... Hakkınızı helal ediyor musunuz? Evet sesleri neye karşı... Hepsine de hakkım geçmişti. Ben kul olamadım kardeş olamadım, ALLAH huzuruna nasıl varırım......

Ve evet..... Allah’ım heyhaaaaat!!!!! Heyhaaaaat!!!!!
Beni son ziyaretgahıma götürüyorlar. Evet kabristana! Allah’ım götürmeyin. Ne olur götürmeyin bu naçiz bedeni. Beni tabuttan çıkardılar, kefenime babam sarıldı, annem uzaktan seyrediyordu. Ağlamaktan gözyaşları kurumuştu.
Anne! beni alsana yanına anne.....beni bırakmasana anne..... anneciğim canım annem..... gitme beni bırakma anne...

Babam sarıldı kefenime gözyaşları içinde. Beni 2 metre derinlikteki mezara indirdi. Öptü kefenimi, sarıldı sarıldı, oğlum dedi kulağıma.....
Babaaaaaaaaaaammm!!!!

Gitme, beni bırakma. Sonra çıktı ağlayarak. Üzerime taşlar dizdiler. Toprak döktüler. Yalnız başıma kalıyordum Tek başıma, kimsesiz. Anne!
Neredesin anne..... Dualar edildi, tevhidim çekildi. En son babamla annem terk etti beni. Annem arkasını dönüp dönüp bakıyordu. Anneeee gitmeeeeeeeeeee!!!!.......... Anneeeeeeeeeeeeeeeeeeee canım Annem bırakma beni, karanlık, çamur, küflü bir yerdeyim kimse yok.
O anda başımda İki kişi belirdi. Kimsiniz, ne istiyorsunuz................

MEN RABBUKE VE MA DİNUKE!!!!! Ne diyecektim, ne cevap verecektim. Allah’ım bana bir fırsat daha verin. Lütfen bir fırsat daha. Ama geçti diyorlardı. Geçti, kaybettin, senin yerin belirlendi, dünyada iken Allah’ı
tanımadın... Bize geldin heyhaaaaat!!!!!!

Bir ara bedenimde bir elin gezindiğini hissettim. Bu bizim aile doktorumuzdu. ‘’Çok şükür evlat kurtuldun,ölümden döndün’’ diyordu. Ne Ölümden dönmesi doktor bey. Ben Öldüm de dirildim. Çok şükür Rabb’ime bana bir fırsat daha verdi.